Sep 16, 2014

Günlerdir aklımızdan çıkmayan: Satranç Dersleri, taşınma ağrısı, “güle hayret ediyormuş gibi yap”. Göç bir sancımadır.

Sep 13, 2014

  • Aşkı önemli kılan şey, ki bu büyük ihtimalle aşkın özü bile değildir ama, onun mantık, tutku ve arzunun siyaset içindeki rolüyle ilgili farklı kavramsallaştırmaları yıkıp geçmesidir. Bunu gerçekleştirmenin pek çok yolu var ama aşkı politikanın merkezine yerleştirmek politikayı yönlendiren çıkar nosyonunu ortadan kaldırır. Aşk, siyaset alanı içinde duyguların rolünü merkezileştirir. (M.H.)
  • Bugünün söylemlerini düşündüğümde, egemenliğe, istisnai duruma antagonistik bir biçimde fazlaca odaklanmışız gibi geliyor. Bu söylemler daha fazlasını isteme ihtimalinin önünü hemen ve kaçınılmaz bir biçimde tıkıyor. Karşı karşıya kaldığımız egemenliğin kudretine dair algımız, hukukun içinde ve dışında işleyen iktidara yakın zamanda karşı koymanın imkansızlığına yol açıyor ve bizleri çıplak hayatın içine atıyor. Bunların hepsi arzunun kırılganlığını pekiştiriyor; farklı olmasını istediğiniz dünya için, neredeyse “tabii ki olamaz”, “tabii ki sen güçsüzsün ve bu yüzden ne istediğinin önemi yok” deme noktasına geliyorsunuz. Bu yüzden bugünün politik söylemlerine karşı aşktan söz etmek  önemli bir itiraz noktası gibi görünüyor. Böyle bakmak aynı zamanda bugün ortaya çıkan birtakım şeyleri ve toplumsal hareketleri ya da politik hareketler içinde süregelen teorileştirme biçimlerini birbirine bağlayacaktır. Bu sebeple aşk kavramı, hakim teorileştirme biçimlerinin tersine geliştirilmeye değer olarak görülen dipteki akıntının adını koymaya yarıyor. (M.H.)
  • Burada kısmen yapmaya çalıştığımız şey, aşkı farklı pratiklerle açığa çıkan politik hareketlerin ve yeni toplumsal ilişkilenmelerin eylem alanına yeniden sokmak. Michael, neo-anarşistlerin bu enerjiye çoktan sahip oldukları konusunda haklı. Eğer diğer politik hareketlerle ilgili pratik odaklı bir düşünme biçiminiz varsa bu, uzaklarda bir yerde bir ruh, buradaysa yaşamı yeniden düzenleme işini yapan daha maddi bir şey olduğu fikrini reddetmenizi ve her ikisi için ortak bir dil bulmanızı gerektirir. Bu, olumlu anlamda sarsıcı, yalnızca bir tür düşünme değil eyleme biçimi de olan ve hatta insanlara yeni ilişkisellik biçimleri kurarak riske girdiklerinde bunun dönüştürücü sonuçlarını gösterebilecek olan bir yöntemdir. (L. B.)

    Aşkta Kimse Hükümdar Değil
    Lauren Berlant ve Michael Hardt’la Söyleşi
    Çeviri: Simge Sargın, amargi yaz 2014
    (kaynak)
Sep 13, 2014

Ötekiyle birleşen kişi, kendi bireyselliğinden vazgeçerken onu aynı zamanda korur, her biri “kendi özüne bir başkasında varır” ve her biri kendine dair bilgiyi “kendisinin dışında” edinir. Böylece her bir kişi cinsel birleşmede kendisini bir fail olarak tanır; zihinsellik, doğal cazibe aracılığıyla doğada meydana gelir. Bu nedenle özbilincin kaynaksal birliği (her zaman keskin olan Hegel’e göre) erkek ve kadın olarak ikiye bölünmüştür.

Cinsel birleşmede, her bir fail ortak bir bakış açısı yaratmanın en temel haline katılırlar; bu ortak bakış açısı “aşk”ta, bir bilgi biçimi olarak ilk ve en dolaysız halindedir. Cinsel birleşme, faillerin bilincinin derinlikli doğasını açığa çıkartır. Özbilince sahip bir cinsel birleşme, bu nedenle “doğal” olandan, cinsiyetlerin biyolojik çekiminden daha fazla bir şeydir; her bir fail, radikal biçimde derinlikli olan kendi öznel bakış açılarının ve bizzat kendilerinin bir başkasında tanınmasının, henüz çok derinlikli olmayan ama insan bireyselliğinden ve cisimlenişinden de kopmamış olan bir bakış açısını somutlaştırdığını anlarlar. Hegel’in ifade ettiği üzere, kendisinin bu şekilde farkında olan bir cinsel birleşmede, kişinin “işlenmemiş (ungebildetes) doğal benliği tanınır.” 

Hegel, Terry Pinkard (Orijinal metin için)

Sep 11, 2014

Hegel, hemen hemen bütün eğitimli kişilerin, hakkında bir şey bildiğini düşündüğü düşünürlerden biridir. Onun felsefesi Karl Marx’ın tarih kuramının öncüsüdür ama materyalist Marx’tan farklı olarak Hegel, gerçekliğin sonuçta tinsel olduğunu ve tez-antitez-sentez sürecine göre geliştiğini düşünmesi anlamında idealisttir. Hegel aynı zamanda, Tanrı’nın işi olduğunu, kusursuz olduğunu ve bütün insanlık tarihinin doruk noktası olduğunu öne sürerek Prusya devletini yüceltmiştir. Bütün Prusya yurttaşları bu devlete borçludur ve bu devlet de onlara istediği gibi davranabilir. İddialı bir tavırla Mutlak adını verdiği şeyi yarı gizemli bir biçimde göklere çıkarmasıyla Alman milliyetçiliğinin, otoriterliğinin ve militarizminin gelişmesinde büyük bir rol oynamıştır.

İlk paragrafta söylenen her şey, ilk cümle hariç, yanlıştır.

Hegel, Terry Pinkard

Sep 8, 2014

/

Burada hikaye anlatamazsınız. Burada söz yok artık. Eskiden vardı. Gevezeler, gölge oyuncuları, taklitçiler… Kekemeliğe çare ilaçlar bile vardı o sabaha kadar. Ağaçlar, taşlar, kuşlar tekmili birden burayı terk edeli beri hırıltıdan ötesi çıkmıyor ağızlarından. Ne ki, her hikaye bir karşı kıyı arar. Bir öte yaka, bir istisna. Toprak emmeseydi o ateş kavuracaktı benim de içimi. Derim ergiyip mahvolacak, etim parçalanacaktı. Şimdi bu korkunç gövdeler aklımı almıyor, heyulalar gördürtmüyorsa bana, sebebi gönlümdeki varlığı neredeyse cismanileşecek itikat duygusu olsa gerektir. Yerin yedi kat altını yuva, bilcümle haşeratı dost bildiren o kimsesizliğin bahşettiği dil, rahminde büyütecek söyleyeceklerimi. Dilerim bunca kötülüğe şahitlik etmek çürütmez o solgun bedeni.

7

Sep 7, 2014

Haussmann, Ortaçağdan kalma eski teneke mahalleleri yıkarken, farkında olmadan geleneksel kent yoksullarının içe dönük ve dışarıya sımsıkı kapalı dünyasını da yıkmıştır. En yoksul mahallelerin ortasında kocaman delikler açan bulvarlar yoksulların bu deliklerden geçip kendi yıkık dökük mahallelerinden çıkmasını, ilk kez şehrin ve hayatın geri kalan kısmının neye benzediğini keşfetmelerini sağlar. Ve görürken görülürler de: görüntü, tezahür iki yönlüdür. Büyük mekanların ortasında, parlak ışıkların altında görmezden gelmek mümkün değildir. Işıltı, yıkıntıları aydınlatır ve bu parlak ışıkların bedelini ödeyen insanların karanlık hayatlarını ortaya serer. Balzac bu eski mahalleleri Afrika’nın en karanlık cangıllarına benzetir, Eugene Sue ise “Paris’in Esrarları” diyordu onlara. Haussmann’ın bulvarları egzotik olanı yakına getirmektedir; bir zamanlar bir esrar olan sefalet artık bir olgudur.

Modern şehirdeki sınıf bölünmelerinin ortaya çıkması modern benlik içinde yeni bölünmeler doğurur. Aşıklar ansızın yanı başlarında biten bu partal insanları nasıl karşılayacaklardır? Bu noktada modern aşk masumiyetini yitirir. Yoksulların varlığı şehrin ışıltısının üzerine acımasız bir gölge düşürür. Büyülü biçimde aşkı esinleyen dekor artık bir ters büyü yapmakta, aşıkları kendi romantik sınırlarından çekip daha geniş ve daha az özgür ağların içine yerleştirmektedir. Bu ışıkta kişisel mutluluk bir sınıf imtiyazı gibi görünür. Bulvar politik davranmaya zorlar onları.

Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor, Marshall Berman

Aug 29, 2014
Aug 28, 2014

(Source: 4kare)

Aug 28, 2014
Aug 27, 2014
"Ah beyefendi!" dedi yeğen. "Bunları da ötekiler gibi ateşe mahkum etseniz iyi olur; çünkü dayım şövalyelik hastalığından kurtulup bunları okuyarak çoban olmaya, ormanlarda, ovalarda çalıp söyleyerek dolaşmaya heves ederse hiç şaşmam. Daha da kötüsü, şair olmaya kalkışabilir; duyduğuma göre bu, tedavisi olmayan, bulaşıcı bir hastalıkmış."
La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote, Miguel de Cervantes Saavedra

"Ah beyefendi!" dedi yeğen. "Bunları da ötekiler gibi ateşe mahkum etseniz iyi olur; çünkü dayım şövalyelik hastalığından kurtulup bunları okuyarak çoban olmaya, ormanlarda, ovalarda çalıp söyleyerek dolaşmaya heves ederse hiç şaşmam. Daha da kötüsü, şair olmaya kalkışabilir; duyduğuma göre bu, tedavisi olmayan, bulaşıcı bir hastalıkmış."

La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote, Miguel de Cervantes Saavedra

(Source: commons.wikimedia.org, via magictransistor)

Aug 26, 2014

9 Ocak ‘82

İnsanoğlu bin yıldır mutluluğun peşinde, fakat mutlu değil. Neden? Çünkü beceremiyor, çünkü bunun yolunu bilmiyor - her iki sebep de geçerli. Bunların da ötesinde, çünkü dünyasal hayatlarımızda kesintisiz mutluluk yok, sadece gelecekte onu elde etme umudu var. Acı olmak zorunda, çünkü iyi ile kötü arasındaki savaşta ruh ancak acı çekilerek saflığına kavuşabilir. 

Zaman Zaman İçinde, Andrey Tarkovski 

Aug 26, 2014

Bazen içimi ruhumu derinden sarsan nefes kesici bir mutluluk kaplıyor, böyle anlarda etrafımdaki dünyanın uyumu gerçekten dengeli ve amaca hizmet ediyormuş gibi görünmeye başlıyor ve benim içsel, zihinsel yapım ya da sistemim evrenin, çevrenin dış yapısıyla irtibata geçiyor ya da tam tersi.

Böyle anlarda kendimi çok güçlü hissediyorum. İçimdeki aşkın, kahramanlığın her türlü fiziksel üstünlüğüne sahip olduğuna, bütün engelleri aşabileceğine, bu keder ve sıkıntının biteceğine ve acının, umutları ve düşleri gerçekleştirme mutluluğuna dönüşeceğine inanıyorum.

Zaman Zaman İçinde, Andrey Tarkovski 

Aug 26, 2014
Aug 25, 2014

Her tabu, her yasa ve her kural en azından iki işlev görür. Birincil düzlemde bunlar davranışları denetim altında tutmak, insanların kültürün uygunsuz, ahlaka aykırı ya da yanlış gördüğü şeyleri yapmasını engellemek için vardır. Ama daha geniş bir düzlemde kurallar ve tabular, kültürün insan deneyiminden bir anlam çıkarabilmek için bel bağladığı soyut kavramların betimlemeleri olarak vardır. “Çalmayacaksınız” gibi bir kural, insanlara başkalarının mallarını çalmamalarını emreder. Ama aynı zamanda “özel mülkiyet” kavramının kültürde önemli bir görev gördüğü mesajını da iletir. Üstelik toplumda “özel mülkiyetin” ve “çalmanın” ne olduğu konusunda bir görüş birliği olduğunu ve bu kültürde yaşayanların bu fikirlerin ve ne anlama geldiklerinin farkında olduğunu farz eder.

Bekaretin El Değmemiş Tarihi, Hanne Blank

Aug 23, 2014
We were just going to the movies to kiss and eat ice cream and eventually look at the movie. But I didn’t care. I was much more interested in literature; I wanted to be a writer. Then I saw Godard’s film, Pierrot Le Fou, and I had the feeling it was art, and that you could express yourself. It was in 1965, and you felt that the times were changing. He was really representing that, and freedom and poetry and another type of love and everything. So as a little girl, I went out of that place, the cinema, and I said, “I want to make films. That’s it.”
Chantal Akerman (b. June 6, 1950)

We were just going to the movies to kiss and eat ice cream and eventually look at the movie. But I didn’t care. I was much more interested in literature; I wanted to be a writer. Then I saw Godard’s film, Pierrot Le Fou, and I had the feeling it was art, and that you could express yourself. It was in 1965, and you felt that the times were changing. He was really representing that, and freedom and poetry and another type of love and everything. So as a little girl, I went out of that place, the cinema, and I said, “I want to make films. That’s it.”

Chantal Akerman (b. June 6, 1950)

(Source: communicants)

Navigate
« To the past Page 1 of 81
About
"Bu kitapta anlatılanların gerçek kişilerle ve olaylara hiçbir ilgisi yoktur. Onları ben, büyük bir aynanın içinde gördüm. Üstelik ayna dumanlıydı ve olmayan bir şehirde geziniyordu."

https://twitter.com/velvetbride
http://uzunuzak.tumblr.com/
bornheller@gmail.com Subscribe via RSS.